ATA'MIZI Andık

ATA'MIZI ANDIK

          Kurtuluş Savaşımızın Başkomutanı, Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu M.Kemal Atatürk'ün ölümünün 77. yılında, Yüksekokulumuzda anma programı düzenlendi.

             Bütün öğrenci, Akademik ve idari çalışanların katıldığı program Yüksekokulumuz bahçesinde, 09:05'te 2 dakikalık saygı duruşu ve İstiklal marşının okunmasının ardından, Yüksekokumuz konferans salonunda saat 10:00'da Okul Müdürümüz Yrd.Doç.Dr. Turgut İLERİ günün anlamına uyan konferans verdi.

             Yrd.Doç.Dr. Turgut İLERİ'nin konuşma metni aşağıya çıkarılmıştır.

     ATATÜRK'ÜN BARIŞCILIĞI

          Mustafa Kemal Atatürk yurdunda olduğu kadar dünyada da barışı etkili kılmak düşüncesini "Yurtta Barış Dünyada Barış" sözü ile açıklamaya çalışmıştır. Gerek Türkiye içindeki kimi konuşma ve eylemlerinde, gerekse diplomatlar aracılığı ile batı ülkelerine gönderdiği mesajlarda Türk Milletinin bağımsızlığı için sonuna kadar savaşacağını tam bir kararlılıkla belirtmekle beraber gerçek amacın barış ve barıştan doğacak refah ve saadet olacağını vurgulamıştır. Temel amacın, Milli sınırlar içinde Türklerin bağımsız ve özgür olarak yaşaması, barış içinde Türkiye'nin kalınması olarak ifade etmiştir.

         Atatürk'e göre savaş bir ulusun ancak zorunlu kalması durumunda başvuracağı bir çözüm yolu olabilir. Nitekim O, "Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Millet hayatı tehlikelerle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir" demiştir. Savaş ortamına gelinceye kadar diplomasinin bütün inceliklerinin kullanılmasının önemine işaret eden Atatürk, " Diplomatları Barışın Kurmayları" olarak tanımlamıştır. Kendi çağının liderleri olan Hitler ve Mussolini gibi milli sorunlarını oldu - bittilerle değil diplomasi yolu ile görüşmeler yapmak suretiyle çözüme kavuşturmaktan yana olmuştur.

         Büyük fedakarlıkların barış için gerekli olduğuna inanan Atatürk, hayatının her döneminde "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesini ısrarla vurgulamış ve bunu yalnızca düşünce olarak görmeyip, bizzat takip ettiği politikalarıyla hayata geçirmiştir. Buna ilişkin uygulamalar oldukça çoktur. Avrupa'da saldırı savaşını yasaklayan Kellog Paktına imza atılması, Milletler Cemiyetine üye olmak, Sadabat Anlaşmasının ve Balkan Antantının yapılması ve yakın komşu ülkeler dahil Avrupalı birçok devletler dostluk, tarafsızlık ve iyi komşuluk anlaşmalarının yapılması onun barışa olan düşkünlüğünün ve inancının göstergesidir.

         Atatürk'ün barışa ne kadar değer verdiğini yaşanılan şu iki olayla özetlemek istiyorum; Bunlardan biri, 1935 yılında Çanakkale'de dünya analarına hitaben yaptığı konuşmadır. O, Çanakkale'de Mehmetçiğin eşsiz direnişi karşısında hayatlarını yitiren yabancı istilacı askerlerin annelerine hitaben" Artık gözyaşlarınızı dindiriniz, bu topraklarda canlarını verenler artık bizim çocuklarımız olmuşlardır. Onlar Mehmetçikle koyun koyuna huzur içinde yatmaktadırlar" diyerek tarihte hiçbir devlet adamında görülmemiş hoşgörüyü, insancıllığı ve barış çağrısını dile getirmiş oluyordu.

         Diğer olayımız ise; İzmir'in kurtuluşundan sonra yerde gördüğü bir Yunan bayrağının yerden kaldırılmasını ve bir tüfeğe sarılmasını emretmiştir. Yine, atının kuyruğuna Yunan bayrağını bağlamış olan bir askerini şiddetle uyararak, bayrağı atın kuyruğundan çözdürmüştür. Halbuki Yunan Kralı Konstantin İzmir'e girdiğinde kendine ayrılan konaklama yerine giderken yerdeki bir Türk bayrağını fütursuzca çiğnemişti.

        Atatürk, Yunan kralının Türk bayrağını çiğnemesine karşılık, hasım bir milletin bayrağını bir kin uğruna çiğnememiş, "Arkadaşlar, bir milletlin orduları mağlup edilebilir, komutanları esir edilebilir, fakat bir milletin şeref sembolü olan bayrağı asla çiğnenmez" diyerek insanlığa önemli bir ders vermiştir.

        Onun barış sevdalısı bir kişiliğe sahip olduğunu gösteren örnekler oldukça çoktur. Burada sadece bir kaçını göstermeye çalıştık.

 

       ÇEVRECİ YÖNÜYLE ATATÜRK

       Günümüzde yoğun ilgi ve taraflar toplayan çevrecilik, Atatürk tarafından da daha 1930'lu yıllarda benimsenmiştir. Hayatının her anında çevreye ve çevrenin korunmasına özen gösterilmesini istemiştir. O'nun çevreciliğe ve tabiatı korumaya dair küçük bir olayı anlatmak istiyorum. 1936 Yılında Yalova'da dinlenmek için gittiği köşkün bahçesinde ağaç dallarını kesmeye çalışan bahçıvanla karşılaşır. Bahçıvana, ağacın dallarını neden kesmeye çalıştığını sorar. Görevli bahçıvan, ağacın dallarını hayli uzadığını, dalların köşkün duvarına dayanıp penceresinden içeri gireceğinden dolayı dallarını kesmeye çalıştığını söylemiştir. Aldığı cevaptan tatmin olmayan Atatürk düşünülmesi bile imkansız görülen bir karar verip, köşkün 3-4 metre uzaklaştırılmasını emreder. Vatanın toprağı üzerindeki en ufak bir canlının korunması sorumluluğunu omuzlarında hisseden bu büyük insan, ulu ağaca dokundurmadan köşkün raylar üzerinde 4 metre 80 santim taşınmasını sağlamış, böylece ağacın dallarını kesilmesini önlemiştir.

       Buna benzer bir olay Amerika'da 1998 yılında yaşanacak, olay televizyon kanallarında tekrar-  tekrar gösterilecektir. O'nun sağlığında örnek çiftlikler ve köyler kurdurması, teknolojik alanındaki çalışmaları Türkiye'nin ekonomisi ilgi olduğu kadar çevreciliği ile de ilgilidir.

 

   ATATÜRK VE KADIN HAKLARI

       Cumhuriyet ilan edildiğinde Türk Kadını hukuken erkeğin çok gerisinde idi. Bir çok haktan mahrum olarak varlığını sürdürmek durumundaydı. Atatürk Türk kadının her bakımdan erkeği ile eşit bir hale getirmeyi amaçlamıştır. O, "Mümkünmüdür ki, bir toplumun yarısı topraklara, zincirlere bağlı kaldıkça diğer kısmın göklere yükselebilsin?" demekle sürdürülecek hayatın erkekle beraber, onunla eşit bir statüde olmasını işaret ediyordu. O'nu Türk Kadınına hak ettiği yerde olmasını istediğini, İstanbul'da 1935 yılında Milletlerarası Kadın Konferansını toplatmasından ve bu faaliyeti himaye etmesinden anlıyoruz.

       Bunun için önce, Türk Medeni Kanunu kabul edilmiştir. Medeni kanun kadın haklarına ilişkin önemli düzenlemeler ve haklar getirmiştir. Kanunla Türk Kadını evinin tek kadını olmuş, kumadan kurtarılmış, boşanma hakkına sahip olmuş, mirasta ve mahkemelerde şahitlikte hukuken erkek ile eşit bir konuma gelmiştir. Henüz Avrupa'da pek çok ülkede kadına seçme ve seçilme hakkı verilmeden yıllar önce, Türk kadınına 3 nisan 1930 tarihinde belediye seçimlerine katılma ve 5 Aralık 1934 tarihinde de milletvekili seçme ve seçilebilme hakkını elde etmiştir. Hatta Atatürk'ün bizzat ilgilenmesi sonucunda 1935 seçimlerinde 18 kadın milletvekili mecliste yer almıştır.

        Kadın haklarıyla ilgili olan gelişmeler bizzat Atatürk'ün şahsi gayreti ile gerçekleşmiştir. Artık kadınlarımız, polis, hakim, subay, doktor, öğretmen, savcı hatta vali bile olmaktadırlar. 1990'lı yıllarda ilk defa bir kadın başbakan ülkemizi başbakan sıfatıyla idare etmiştir. Ülkemizde bugün çok sayıda erkek ve iş adamları ile rekabet eden iş kadınlarımız mevcuttur.

        Sonuç olarak, bugün Türk kadının çağdaş ülkelerinin kadınları ile hukuk açısından aynı seviyeye gelmesi, Türk kanının her yönden ilerlemesi ve cahillikten kurtulması, medeni bir şekilde yaşama ve eşit haklara sahip olmasını Mustafa Kemal Atatürk'ün girişimleri ile gerçekleştiğini görüyoruz.

 

ATATÜRK VE DİN

      Atatürk, İstiklal mücadelesinin zaferle sonuçlanmasından sonra, ülkenin kalkınmasını sağlanması ile birlikte Türk milletini siyasal, sosyal, ekonomi ve diğer alanlarda olduğu gibi dini ve ilmi yönden de aklın ve çağdaş bilimin gerektirdiği şekilde ilerlemesi için önemli icraatlara girişmiştir.

        Büyük bir komutan, büyük bir devlet adamı, büyük bir inkılapçı olan Atatürk'ün dini bilgilerinin de yeterli olduğu görülmektedir. Din konusunda yaptığı açıklamalarda bunu çok iyi anlıyoruz. Onun karşı çıktığı şey; batıl inançlardan ve hurafelerden oluşan, akla mantığa ve bilime yer vermeyen bir din anlayışıdır. O din'le ilgili olarak "Türk milletli daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Anlayışa ters, ilerlemeye engel hiç bir şey içermiyor" demiştir.

       Yukarıdaki cümleden anlaşıldığı gibi Atatürk, batıl inançlardan oluşan dine karşıdır, hurafelere karşıdır. Ölülerden, yalancı evliyalardan yardım isteyenlere karşıdır.

       Atatürk bir başka konuşmasında, yaptığı inkılapların dine uygun olduğunu anlatarak, dinimizin son din ve mükemmel bir din olduğunu ifade etmiştir. O, "Hangi şey akıla, mantığa ve halkın yararına uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatlerine, İslam'ın menfaatlerine uygunsa kimseye sormayın, o şey dindir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uygun düştüğü bir din olmasaydı kusursuz, mükemmel ve son bir din olmazdı" demiştir.

      Yine bir konuşmasında; "Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina uzun asırlar ihmale uğramış harçlar döküldükçe harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmiş" demek suretiyle üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konu olduğuna işaret etmek istemiştir.

       Atatürk'ün dinle ilgili sözlerinden birkaç tanesini ifade ederek onun din anlayışını ve İslamiyet hakkındaki düşüncelerini anlatmaya çalıştı.

      Sonuç olarak, Atatürk İslam dinini bilen, tanıyan ve inanan bir kimse idi. Onun yapmış olduğu inkılaplar, bilime ve akıla uygundu. Yapılan bütün inkılaplar vatanın ve milletin menfaatleri için yapılmıştır. Öyle ise bilime ve akıla uygun olan vatanın ve milletin yararına yapılmış olan her şey İslam da uygundur. Vatan ve millet yararına yapılan bütün çalışmaları İslam dini teşvik etmektedir.

      Atatürk'ün İslam dini hakkında daha bir çok sözü vardır. Burada onun birkaç sözü ile din konusuna bakışını açıklamaya çalıştık. 

 

IMG_20151110_090854

 

IMG_20151110_101144

 

IMG_20151110_101118

 

IMG_20151110_101032